,
Hayat, Bir Akşam Yürüyüşünde
İstar
Bazen insanın hayatında hiçbir şey değişmez. Şehir aynıdır, insanlar aynıdır, sokaklar ve ışıklar yine yerli yerindedir. Ama insan bir akşam yürüyüşüne çıkar ve her şeye başka gözlerle bakmaya başlar. Bu yazı, böyle bir akşamın hikâyesi...
Bazen insanın evde kalası gelmez.
Bugün de tam olarak öyle bir akşamdı. Evde o kadar bunalmıştım ki anlatamam. Sanki duvarlar, eşyalar üzerime üzerime geliyordu. Bir süre daha orada kalırsam iyice daralacakmışım gibi hissettim.
Kulaklığımı taktım ve kendimi Yeşilırmak'ın kenarına attım.
Hava güzeldi ama yürüyüş yolu şaşırtıcı biçimde kalabalık değildi. Bir süre kulaklıkla yürüdüm. Sonra çıkardım. Bu kez suyun sesini duymak istedim. Sadece duymak değil, zihnimde gerçekten hissetmek...
Derken bir bankta oturan gençler ilişti gözüme.
Biraz ileride, omuz omuza verip ırmağı seyreden sevgililer vardı. Başka bir tarafta çocuklarına müzik açmış, onların oyununu seyreden bir çift...
İstemsizce gülümsemeye başladım.
Bir anda yaşam enerjisini, nefes almanın mutluluğunu iliklerime kadar hissettim.
Meğer yürümek hiç bu kadar iyi hissettirmemişti beni.
Belki de mesele yürümek değildi. Belki insanın zaman zaman sadece kendisiyle kalmaya ihtiyacı vardı.
Biraz daha ilerledim. Ağız ağıza vermiş, bir yandan günün kritiğini yapıp bir yandan da pıtı pıtı yürüyen yaşını almış bir çift gördüm.
Onlar da ayrı bir devrin tanığıydı. Farklı bir kuşağın temsilcileri...
Onlara bakarken hayatın ne kadar uzun ve ne kadar farklı hikâyelerden oluştuğunu düşündüm.
Sonra közlenmiş mısırcının, ışıklı baloncunun ve seyyar satıcıların tezgâhlarının önünden geçtim.
Ne kadar renkliydi her şey!
Oysa kaç akşam hiçbirine dikkat etmeden yanlarından geçip gitmiştim.
Belki de şehir hiç değişmemişti.
Değişen bendim.
Sonra Hıdırlık Köprüsü'ne doğru tırmanmaya başladım. Tam ortalarda, rüzgârın yüzüme çarptığı, lunaparkla şehrin merkez caddesinin kesiştiği yerde durdum.
Uzun uzun şehri seyrettim.
Dönme dolabın ışıklarını, caddelerin hareketini, ırmağın sessizce akışını...
Tatlı bir esinti yüzüme vuruyordu. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerimi temiz havayla doldurdum.
Ve içimden sadece şu geçti:
“Yaşamak ne güzel... İnsanlar ne güzel...”
Sonra yürümeye devam ettim.
Bir dondurmacının önünde durup hatırı sayılır büyüklükte bir külah dondurma aldım. Irmağın kenarında, suya karşı oturup çocuklar gibi, tadını çıkara çıkara yedim.
O an hiçbir yere yetişmem gerekmiyordu.
Hiçbir şeyi çözmem gerekmiyordu.
Sadece orada olmak yetiyordu.
Yürüyüşümün sonlarına doğru fark ettim ki bütün akşam boyunca kendi mutluluğumu biraz da başkalarının mutluluğundan toplamışım.
Birbirine gülümseyen insanlardan...
Çocuklarının oyununu seyreden anne babalardan...
Yan yana yürüyen yaşlı çiftten...
Gençlerin sohbetinden...
Sevdiğine omuz veren insanlardan...
Belki de insan her zaman kendi hayatında güzel şeyler yaşamak zorunda değilmiş mutlu olabilmek için.
Bazen başkasının mutluluğuna şahit olmak da yetiyormuş.
Bazen bir çocuğun kahkahası, bir çiftin birbirine bakışı, yaşlı bir çiftin yan yana yürüyüşü, ırmağın sesi ya da yüzüne vuran hafif bir rüzgâr insanın içindeki düğümü çözmeye yetebiliyormuş.
Bu akşam bunu fark ettim.
Eve dönerken hâlâ aynı şehirdeydim.
Aynı Yeşilırmak akıyordu.
Aynı lunapark dönüyor, aynı ışıklar yanıyor, aynı insanlar sokaklarda yürüyordu.
Ama ben artık aynı değildim.
Çünkü bazen hayatın güzelliğini görmek için hayatımızın değişmesine gerek yokmuş.
Sadece başımızı kaldırıp bakmamız gerekiyormuş.
Ve bazen...
Hayat, gerçekten bir akşam yürüyüşünde yeniden güzel gelebiliyormuş...
Yorumlar
Yorum Gönder